Aydınlatma ve İnsan

Aydınlatma ve İnsan

17.yüzyılda, karısı kör olan Filozof William Molyneux, dostu John Locke’a şu soruyu sordu.

“Doğuştan kör bir insanın, şimdi yetişkin olduğunu ve eliyle dokunmak suretiyle küreyi küpten ayırabildiğini varsayalım. Bu kişi görme yeteneğini kazandıktan sonra, elleriyle dokunmadan hangisinin küp, hangisinin küre olduğunu söyleyebilir mi?”

 

 

 

 

John Locke 1690’da kaleme aldığı “İnsanın Anlama Yeteneği Üzerine” adlı denemesinde bu konuyu ele alır ve cevabın “Hayır” olduğunu söyler.

Daha sonra insan ve göz üzerine yapılan çalışmalarda en önemli etkiyi bırakan kişilerden biri olan Dr. Oliver Sacks’ın tezine göre ise ; ‘’Algılanan tüm bilgilerin %80’i duyu organlarının en önemlisi olan göz ile gerçekleştirilir. Görme duyusunu ise renk ve ışık uyaranları meydana getirir. Gören kişiler olarak, bunu her gün binlerce kez, bilinç dışında, bir bakışta uyguladığımız için farkında olmayız. Fakat aslında tüm objeler, nesneler bir renk ve o renklerin biçimlendirilmiş algısı içinde, insan gözü tarafından beynimize işlenmektedir.’’

Tüm bu terminoloji içerisinde “Göz” insanın duyu organlarından sadece bir tanesi olmanın ötesinde, tabiatı gereği yaşamı en çok etkileyen duyu organı olmuştur. Gözlerimiz yaşadığımız çevreyi algılar ve görsel dünya ile bütünleşmemizi sağlar. Renkler, nesneler, canlılar… İnsanlar gözün görebildiği tüm objeleri anlamlandırır ve duyularını harekete geçirir.

Bu nedenledir ki son 20 yıldır insanın görme yetisi ile diğer duyuların hareketliliği önem kazanmış olup bu konuda ticari atılımlar oluşmuştur ve hâlâ yeni araştırmalar yapılmaktadır.

Mağazaların, otellerin, restoranların ya da fabrikaların aydınlatmaları bu noktada en belirgin gelişmeyi göstermektedir. Bir ürünün göz alıcı ya da dikkat çekici olması için mağazanın doğru aydınlatılması gerektiği, aynı zamanda iyi bir restoranın doğru aydınlatma ile müşterisini kalıcı kıldığı, bir sanayi tesisinde doğru aydınlatma ile iş kazalarının azaltıldığı birer gerçektir.

 

 

 

 

 

Norwich Cathedral / Lighting Design Awards 2020

Dünya üzerindeki tüm canlılar, bitkiler, hayvanlar ve insanlar yaşam fonksiyonlarını Güneş’in hareketlerine göre düzenlerler. Buradan yola çıkarak tüm canlıların ışık ile etkileşim halinde olduğunu ve ışığın canlılar üzerinde en önemli etken olduğunu belirtebiliriz.

Işığın ruh hali üzerindeki etkisi, ışık ile ruh hali ve üretkenlik (verimlilik) arasındaki bağlantı karmaşıktır ve diğer katkı sağlayan faktörlerin sayısı nedeni ile de bilimsel olarak ölçmek kolay değildir. Ancak yapılan araştırmalar, özellikle çalışma alanlarındaki gün ışığı miktarı ve üretkenlik arasındaki bağlantıyı ortaya koymuştur.

Kronobiyolojik (zaman ile ilgili çeşitli döngüler ve ritimler gibi biyolojik aktivite çalışması) ritimlerimiz yaz ve kış mevsimlerinden etkilenir. Kışın kendimizi daha az formda hisseder, konsantrasyonumuzda azalma ve tepkilerimizde yavaşlama olur. Ayrıca daha fazla yemek yemeye başlarız ve vücut ağırlığımız artarken kan şekerimiz de yükselir.

Bu mevsimlerin psikolojik etkisidir. İnsanlar kış aylarında yaz aylarına göre daha gergin olurlar. Ancak bazı insanlar kış aylarında sadece düşük ruh haline sahip olmakla kalmaz, klinik depresyon hale gelebilirler.

Mevsimsel depresyon kuzey enleminde yaşayan insanlarda daha sık görülür. Mevsimsel Duygu Durum Bozukluğu – SAD (Seasonal Affective Disorder) olarak adlandırılır ve yaygın olarak ışığın endokrin sistemimiz üzerindeki etkisi olarak bilinir.

Bu terim ilk kez 1981’de Dr. Norman E. Rosenthal tarafından gün ışığı eksikliğinin neden olduğu depresyonu tanımlamak için kullanılmıştır. Yazın gündüzlerin uzun sürmesi ve vücudumuzun daha fazla gün ışığı alabilmesi; melatonin seviyesini azaltmaktadır.

Kışın ise gecelerin daha uzun sürmesi sonucunda; vücuttaki melatonin seviyesi artmaktadır. Bu etkileşim, farklı iklim bölgelerinde yaşayan kişiler arasında daha belirgin olarak görülmektedir.

SAD, iklimsel etkenlere bağlı olarak yeteri kadar gün ışığı alamayan kişilerin hormon sistemindeki düzensizlikle ilgili bir belirtidir. Özellikle Kuzey Ülkeleri’nde görülen bu rahatsızlığı gidermek için hastalara, yüksek aydınlık düzeylerinde ve değişen periyotlarla ışık terapisi uygulanmaktadır.

Işık miktarındaki azalma hormonal dengeyi etkilemekte, hastalığa ve bağışıklık sisteminde zayıflamaya neden olmaktadır. Kadınların, erkeklere oranla ışığa daha duyarlı oldukları ve kanlarındaki melatonin düzeylerinin düşmesiyle bağlantılı olarak kış depresyonuna yakalandıkları bilinmektedir. Bu kapsamda, özellikle sabah erken saatlerde uygulanan ışık tedavisi, kış depresyonunun yenilmesinde etkili olmaktadır.

 

 

 

 

                                        

Mavi Işık Tedavisi

Güneş ışınlarının, belirli şiddet ve süre dâhilinde, beden ve ruh sağlığı için gerekli ve yararlı olduğu kanıtlanmıştır. Işık renklerinin insanlar üzerinde değişik etkileri vardır. Genelde kırmızı ve sarı renk tonları yani sıcak renkler insanlara daha rahatlatıcı gelir.

Özellikle soğuk ülkelerdeki mekânları, insanlara daha sıcak gösterebilmek ve hissettirebilmek için sıcak renkler tercih edilir. Buna karşılık sıcak ülkelerde ise ışık rengi soğuk beyaz ve mavi tonları tercih edilmektedir. Bu renkler insana ferahlık hissi vermektedir.

Yapı Fiziği Uzmanlık Enstitüsü’nün ışığın rengi ile ilgili yaptığı çalımsalar sonucunda, soğuk renkli ışık ve sıcak renkli ışık için bazı genel kurallar belirlenmiştir.

Bunlar; “Sıcak renkli yüzeyler, sıcak renkli ışıkla aydınlatıldığında renksel doymuşlukları artar (griden uzaklaşırlar), ışıklılıkları yükselir (daha çok aydınlanmış gibi görünürler). Sıcak renkli yüzeyler, soğuk renkli ışıkla aydınlatıldığında ise renksel doymuşlukları azalır (grileşirler), ışıklılıkları düşer (daha az aydınlanmış gibi görünürler).

Soğuk renkli yüzeyler için de aynı kural tersine geçerlidir. İnsanlar doğal olarak aydınlığa, sıcak renklere ve doymuş renklere yönelirler. Bu nedenle çekici ya da yönlendirici amaçla sıcak renkli ve yüksek düzeyli aydınlatma kullanılır (girişler, başvuru bankoları, asansör ve merdiven önlerinde). Işığın rengi aydınlık düzeyi ile de ilgilidir. Aydınlık düzeyi yükseldikçe ışığın rengi sıcaktan soğuğa değişmelidir.

Kabaca bir sınıflandırma şöyledir; 250 lux altında sıcak renkli, 400 lux üzerinde soğuk renkli ışık tercih edilmelidir. Sıcak renkli ışıkla çok düşük düzeyde aydınlıklar insanı rahatsız etmez (mum ışığı aydınlığı gibi). Düşük düzeyde soğuk renkli aydınlıkların soğukluğu, iticiliği ve yüksek düzeyde sıcak renkli genel aydınlıkların bunaltıcılığı çoğu kişice yaşanmıştır.

Milattan önce başlayan ve günümüze kadar uzanan yapay ışık kaynaklarındaki gelişme; insanlara Güneş’ten bağımsız yaşama, gece-gündüz zaman kavramından istenilen anda çıkabilme, 24 saatlik yaşam ve çalışma olanağı sunmakla birlikte, yanlış kullanım sonucu sağlık açısından birtakım sorunları da beraberinde getirmiştir.

Sanayi Devrimi öncesinde, insanlar yapay aydınlatmayı karanlıktan kurtulup güvenlik içinde kalabilmek amacıyla kullanıyorlardı. Modern yaşam biçimleri ve sanayileşme ile insanlar kapalı alanlarda daha fazla vakit geçirmeye başladı. Bu ortamların, daha konforlu ve rahat edebilecekleri mekânlar olarak tasarlanması da gündeme geldi.

Bu noktada  “Ergonomi” bilimi ortaya çıktı. Ergonomi; insanların anatomik, fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarını göz önüne alarak yaşam ve çalışma alanları tasarlayan bilim dalıdır. Ergonomi biliminin temelinde ise “Sirkadiyen Ritmi” bulunmaktadır.

İnsanın bir günlük (24 saatlik) döngüsü olarak bilinen sirkadiyen ritmi, tam bu noktada bilim insanlarının dikkatini çekip, günümüzde en önemli konulardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

                                    Sirkadiyen Ritim Döngüsü

Sirkadiyen ritmi; Circa (yaklaşık) ve dies (gün) anlamına gelen iki Latince sözcüğün birleşiminden meydana gelmiş olup, yaklaşık bir günü ifade etmekte kullanılır.

Sirkadiyen ritmi; aydınlık-karanlık döngüsüne paralel olarak devam eden, uyku uyanma, zinde ya da yorgun olma, yeme içme alışkanlıkları, vücut sıcaklığı ve bazı hormonların salgılanma düzenini etkilemektedir.

Gün batımı ve karanlıkla beraber vücut sıcaklığı azalır, vücuda dinlenme ve uyku sinyali gönderen “melatonin hormonunun” salgısı artar. Sabah saatlerinde günün ışıması ile birlikte, vücut sıcaklığı ve vücuda uyanma, güne ve günün aktivitelerine hazırlanma sinyalini iletecek olan “kortizol hormonunun” salgısı artar. Bu ritim bu şekilde bir süreklilik gösterir.

İnsanın bir iç saati olduğu 1700’lerden beri bilinmektedir. Ancak bu saatin şaşması, yani sirkadiyen ritim bozukluklarının, insan sağlığı üzerine olan yıkıcı etkileri son 20 yıldır belirgin bir şekilde fark edilmeye başlanmıştır.

Bu hormonların başında kortizol ve melatonin salgısı gelmektedir. Gün içinde ihtiyaç duyduğumuz uyanıklık, çalışma, odaklanma, hareketlilik ve canlılık kortizol hormonu ile sağlanmaktadır. Bu hormonun tetikleyicisi gün ışığıdır.

Günün ilerleyen saatlerinde ortaya çıkan yorgunluk, dinlenme hissi, uyku hali, vücudun melatonin hormonu üretmeye başlaması ile ortaya çıkmaktadır ki bu, Güneş’in batmaya başladığı ve havanın kararmaya başladığı anlarda yoğunlaşıp, gece yarısı en yüksek noktaya ulaşmaktadır.

 

Burada bilimsel açıklamaların içeriğini araştırmak yerine çok basit bir gözlemle bu bilgilerin teyidi sağlanabilmektedir. Bir yaz sabahı, odamıza dolan Güneş ışığının üzerimizde yarattığı etki ile bir kış sabahı, yağmurlu ve bulutlu bir havada uyanmanın yarattığı etkiyi karşılaştırmamız bile vücudumuzun, ışıkla ne kadar bağlantılı bir yaşam sürdüğünü bize anlatmaktadır. Işık, sirkadiyen ritminin en önemli uyarıcısıdır.

Kendi kendinize bırakıldığınızda bir saat fazladan uyumak isteyebilirsiniz ama Güneş ışınlarının odaya dolmasına izin verdiğinizde sirkadiyen ritminiz, sizi uyandırmak için kortizol hormonu salgılamaya başlayacaktır.

Yapılan bazı deneyler sonrası sirkadiyen ritminin kişiden kişiye değişmekte olduğu gözlemlenmiştir. Kısa sirkadiyen ritmi olan kişiler genelde “sabah” insanları olarak bilinir çünkü Güneş doğduğunda ayık ve uyanmış olurlar. Uzun sirkadiyen ritmi olanlar, mahmur olmaya eğilimlidir.

Bu noktada az önce bahsi geçen yapay ışık kaynaklarının insan doğası üzerindeki olumsuz etkileri de görülmeye başlanmaktadır.

Ertesi gün bir toplantıya projesini yetiştirmek zorunda olan bir mimarın, gece aydınlık bir odada çalışmak zorunda kalmasını düşünelim. Gün içinde vücut için gerekli olan hareket ve canlılık kortizol hormonu ile sağlanmışken, bir sonraki aşamada vücudun dinlenmesi için vücut, melatonin salgılamaya başlamak üzere harekete geçmek isteyecektir. Fakat yoğun ışık altında çalışma yaparken bu mümkün olamayacağı için kortizol hormonu salgılaması devam edecektir. Vücudun biyolojik dengesi artık bozulmaya başlamıştır…

Belki kısa dönemde etkilerini göremediğimiz fakat bilim insanlarının uzun araştırmaları sonucu açıkladıkları çalışmalarda, sirkadiyen ritminin bozulmasıyla birlikte fiziksel, psikolojik ve psikosomatik birçok olumsuz değişim, tepkime ve hatta rahatsızlık verecek gelişmeler ortaya çıkmaktadır. Bunlar; uyku düzen bozuklukları, ileri yaşlarda alzaymır, beslenme düzen bozukluğu, obezite, diyabet, kalp hastalıkları, hipertansiyon ve kanser olarak karşımıza çıkmaktadır.

Tüm bu süreçte 2017 Nobel Tıp Ödülünü Dr. Jeffrey Hall, Michael Rosbash ve Michael Young, Sirkadiyen ritim çalışmaları ile almıştır. Bu üç bilim insanı sirke sinekleri üzerinde yaptıkları mutasyon (gen değiştirme) çalışması ile bazı sirke sineklerinin 19 saat, bazılarının 26 saatlik biyolojik denge içine girmesini sağlamış ve sirkadiyen ritminin bozulmasının etkilerini araştırmışlardır. Sirkadiyen ritmini kontrol eden geni bulan bilim adamları, bu genin gün içinde azalan ve gece artan bir protein ürettiğini de bulmuşlardır.

 

 

 

TIM ve PER Protein Döngüsü

Aynı zamanda kanser konusunda yaptığı önemli çalışmalarla dünya çapında adını duyuran Türk Bilim İnsanı Prof. Dr. Aziz Sancar da; kemoterapi ilaçlarının hastanın biyolojik saatine göre uygulanması durumunda ilaçların daha etkili olabileceğine dair çalışmasıyla ”sirkadiyen saat (ritmik saat)” buluşuna imza atarak, 2015 yılında Nobel Kimya Ödülü’nü almıştır.

Gün ışığı mükemmel kalitededir ve yapay aydınlatmanın spektrumu mümkün olduğunca doğal ışığa yakın olmalıdır. Işık sadece görmemizi sağlamaz aynı zamanda sağlığımız, biyolojik ritmimiz, ruh halimiz, iyi hissetmemiz ve performansımız üzerinde de etkilidir.

Günümüzde bilim insanları, Güneş’in aydınlatma sistemini ve Dünya’nın 24 saatlik ışık döngüsünü analiz etmeye ve yapay aydınlatma sistemlerini bu döngüye göre düzenlemeye çalışmaktadırlar.

Ticari olarak yapay aydınlatma kaynaklarının kullanılmasında (özellikle LED Teknolojisinin verimliliği ile doğru orantılı olarak) en önemli etken verimlilik ve enerji tasarrufu üzerinden gitse de, “Doğru Aydınlatmanın” insanın yaşamsal döngüsünde ne kadar önemli bir paya sahip olduğu her geçen gün daha çok fark edilmektedir.

Bu nedenledir ki Güneş ışığının aydınlatma ve yaşam döngüsü üzerinde bıraktığı etkiyi tarif edebilmek için;

Bir yaz sabahı 06:00 sularında uyanıp dışarıya baktığınızda göreceğiniz aydınlığın, renk sıcaklığı yaklaşık 2200 Kelvin olup kızılımsı bir renktedir. 07:00 sularında bu değer 3000 Kelvinlere gelmektedir ve insanı harekete geçirmeye başlayan kortizol hormonun salgılanmasını tetiklemektedir. Saat 09:00-10:00 sularında 4000 Kelvin değerine ulaşan renk sıcaklığı, insanın en dinç ve zinde olduğu zamanı kapsamaktadır ki şirketlerde yapılan deneylerde, bu saat diliminin en verimli çalışma saati olduğu çalışmalarla kanıtlanmıştır.

Saatin 12:00-13:00 olduğu aralıklarda, Güneş ışınları yeryüzüne 90° dik açı ile geldiğinde 6500 Kelvin ve üzeri renk sıcaklığı görülmektedir ki çıplak gözle gökyüzüne baktığınızda gözünüzün kamaştığını ve bir süre etrafınızdaki kişi ya da nesneleri göremediğinizi fark edersiniz. İlerleyen saatlerde Güneş ışınlarının yeryüzüne düşüş açısı değişerek 6500 Kelvin ve üzeri renk sıcaklığından 2200 Kelvin’e geriler ve gün sonunda batmasıyla birlikte vücut artık dinlenmek için melatonin hormonu salgılamaya başlar.

Yapay aydınlatmanın en riskli olduğu nokta burada başlamaktadır. Çünkü insanlar, geceleri yaşamlarını devam ettirmek için yanlış renk sıcaklığı ve yanlış değerdeki aydınlatma şiddeti ile gecelerini aydınlatıp yaşamsal döngülerini bozabilmektedirler. Bu yanlış kullanımın etkisi kısa sürede görülmediği için fark edilmeden devam edilir ve baş ağrıları, uykusuzluk, beslenme düzeni gibi birçok psikolojik bozulma ortaya çıkar.

Bazen de bu durumun tam tersi olan, Güneş doğmadan uyanıp işe ya da okula gitmek zorunda olan bir insanın, hava aydınlanmadan evinde 6500 Kelvin bir yapay aydınlatma ile güne başlaması gibi yanlış kullanımlar olabilmektedir.

Tabii bilinçli olarak da (özellikle çalışma ortamları için) yapay aydınlatma ile Güneş ışığını taklit edip, vücudun dinç ve zinde kalmasının sağlanmaya çalışıldığı durumlar mevcuttur.

Özellikle Kuzey Ülkeleri’nde ve gün ışığı almayan ofislerde, gündüz ışığı simülasyonu yapılarak insanların biyolojik zaman ritimlerinin dengede tutulması sağlanmaktadır.

Uzun süreli olarak gece vardiyalarında çalışma ya da aralarında fazla zaman farklılığı olan yerlere yapılacak yolculuklar sonrası sirkadiyen ritmimizin düzeninde aksamalar yaşanabilir. Bu durum uyku düzensizliklerine, yorgunluğa ve adaptasyon sorunlarına neden olabilir.

Yapay aydınlatmanın, yaşamsal döngümüz üzerindeki bu olumsuz etkileri ile muhtemelen ileriki yıllarda daha çok karşılaşacağız. Bilim insanlarının ve aydınlatma tasarımcılarının bu konuda daha yoğun araştırmalar içinde olduğu bilinmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

Doğal ve Yapay Işık Kontrastı

Özellikle eğitim kurumlarında ve hastanelerde doğru aydınlatma ile öğrenme ve iyileşme hızlarında artış olduğu deneyler yapılıp yayınlanmaktadır.

Örneğin Türkiye’de Mayıs ayında saat 07:00 da derse başlayacak bir öğrenci okula girene kadar dışarıda 3000K renk sıcaklığındaki Güneş ışığı ile temasta olup, sınıfa girdiğinde 6500K yapay aydınlatma ile karşılaşabilmektedir. 50 dakikalık ders boyunca 6500K renk sıcaklığındaki ışığa maruz kaldıktan sonra teneffüse çıktığında, dışarıda 3000-3500K renk sıcaklığındaki ışıkta bulunacak ve 10 dakika içinde tekrar sınıfa girip 6500K ışıkta kalacaktır.

Bu durum, öğrenciler üzerinde; odaklanma ve öğrenme kapasitelerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır.

Bu konuda son 2 yıl içinde çok ciddi çalışmalar yapılıp Tunable White System geliştirildi.

 

Tunable White Sistemi

Bu sistemde, bir armatür içine 2700K ile 6500K renk sıcaklığında LED Çipler farklı kombinasyonlarda dizilip, ayarlanabilir bir sürücü ile ışık renk sıcaklığı 2700K ile 6500K aralığında istenilen Kelvin değerinde ayarlanması sağlanabiliyor.

Örneğin, 2700K renk sıcaklığı talep edildiğinde 6500K LED Çiplerin hepsi sistem tarafından kapatılıyor ya da 4000K talep edildiğinde %70 oranında 2700K ve %30 oranında 6500K LED Çipler aktif edilip karışımından 4000K renk sıcaklığı oluşturuluyor.

Bu sistem ile Almanya’da yapılan bir çalışmada sınıf içinde kullanılan armatürler Tunable White System olarak seçilip ve bölgenin bulunduğu yerel saat uygulamasının bir telefon aplikasyonuna entegre edilmesiyle, öğrencilerin teneffüse çıktıkları saatte, dışarıdaki gün ışığı renk sıcaklığı ile sınıf içindeki armatür renk sıcaklığı aynı seviyeye getirilmiş.

Daha sonra çocuklar üzerinde yapılan inceleme ile derse katılım, odaklanma, öğrenme kapasitelerinde %20 oranında bir artış olduğu tespit edilmiştir. Bu uygulama aynı zamanda hastanelerde denenmiş ve hastaların iyileşme süreçlerinin kısaldığı kanıtlanmıştır.

Bu nedenle yapay aydınlatmayı ihtiyaçlar doğrultusunda belirlenen ve vücudun yaşamsal döngüsüne zarar vermeyecek şekilde “Doğru Aydınlatma” ile yapmak gerekmektedir.

Bunun yanı sıra ışık renklerinin kombinasyonlara göre insanlar üzerinde negatif ya da pozitif psikolojik etkileri üzerine de çalışmalar yapılmaktadır.

1942 yılında Goldstein, organizma üzerinde rengin etkisini incelemiş, hastalar üzerinde çalışmalar yapmış ve hangi rengin olumlu hangi rengin olumsuz etkisi olduğunu gözlemlemiştir.

En önemli çalışmalarından biri Parkinson hastalarıyla ilgili olanıdır. Kırmızı, parkinson hastalarında patolojik problemi daha kötü hale getirmiş, yeşil daha iyi bir hale getirip düzeltmiş.Beyin hasarlı hastalar da kırmızıya negatif tepki vermişler.

1957 yılında kırmızının görsel aktivite ve otonomik sinir sistemi fonksiyonları üzerinde maviye nazaran daha uyarıcı etkisi bulunmuştur.

1974’de K.W. Jacobs ve F.E. Hustmyer kırmızının yeşilden yeşilin de mavi ve sarıdan da fazla uyarıcı olduğunu kaydetmişler. Bu çalışmaya göre uzun dalga boyundaki renklerin, kısa dalga boyundaki renklere göre daha uyarıcı olduğu tespit edilmiş.

 

 

 

 

 

 

Farklı Işık Renklerinin Etkileri

Fazla uyarıya maruz kalmak, nefes alış-verişinde, nabızda, kan basıncında, kas gerginliğinde değişiklik yaratır.

Eksik uyarım da huzursuzluk, uykusuzluk, duygusal tepkilerde aşırıya kaçma, konsantrasyon bozukluğu, sinirlilik yaratabilir.

            Görmek isteyenler için yeterince ışık, istemeyenler için yeterince karanlık vardır…

Blaise PascaI

 

 

 

 

 

 

Uluslararası Aydınlatma Komisyonu’nun (CIE) kurulması 1900 Paris Uluslararası Gaz Kongresi’nde olmuştur. Ülkemizde ilk kez 1856 yılında Dolmabahçe Sarayı’nın içinde bir gazhane kurularak saray aydınlatılmasında buradan yararlanılmış, elde edilen gaz fazlası ile Sultan Abdülmecid döneminde Beyoğlu bölgesi de aydınlatılmıştır.

İstanbul’da zamanla Kuzguncuk, Yedikule, Hasanpaşa gazhaneleri kurularak bu uygulama genişletilmiştir. Sultan II. Abdülhamit’in elektriğin tehlikelerinden çekinmesi, elektrik enerjisinin yerleşmesini biraz geciktirmiştir. 1913 yılında İstanbul Silahtarağa’da ilk elektrik santralinin kurulması ve 1920’lerden sonra yaygın olarak elektrik kullanılmaya başlanmasıyla birlikte aydınlatmada havagazı kullanımı önemini yitirmeye başlamıştır.